İçeriğe atla

Final Unicourse'tan Çalış, Yüksek Notu Garantile!

%25 İndirim Kodu: FRM25
Yükleniyor...
Dersi İzle
GÖRÜNTÜLEYENLER
+36
Premium Özellik
Bu konuyu kimlerin görüntülediğini görmek için Premium üyelik gerekir.
Premium'a Geç

Vizesine Unicourse'tan Çalış, Yüksek Notu Garantile!

A B C D Çıkmış Sorular Formül Kağıtları Konu Anlatımı Sınav İpuçları Örnek Sınav
Dersi İzle
Red Bull Basement
SPONSORLU ETKİNLİK

Fikrini Gerçeğe Dönüştür

Projeni dünyaya göstermek için sahne hazır. Red Bull Basement başvuruları açık.

Başvurunu Yap

🎉 Foruma Yeni Özellik Geldi!

Sizin için PDF toollarını getirdik!

Gökbilimine Meraklı Padişah - Serdar Yıldırım

Genel Sohbet
3 2 225
  • GÖKBİLİMİNE MERAKLI PADİŞAH
    Bundan yıllarca önce gökbilimine meraklı bir padişah yaşarmış. Vaktinin çoğunu sarayın yanına inşa ettirdiği gözlemevinde geçirirmiş. O zamana kadar gökyüzü, yıldızlar, uzay, astronomi hakkında yazılmış ne kadar kitap, çizilmiş ne kadar harita varsa bunları mutlaka kitaplığında bulundurmak istermiş. Başka ülkelerin müneccimlerini, astronomlarını sarayında toplar, aralarında yaptıkları tartışmalara kendisi de katılırmış. Dünyanın varoluşundan yaşadıkları zamana kadar geçirdiği evreler, insanın dünyadaki macerası, gezegenlerde hayat olup olmadığı gibi pek çok soruya cevap ararlarmış.

    Günlerden bir gün, Acemistan sarayındaki Ebu Salip Efendinin bir çeşit teleskop icat ettiği ve bununla birçok yeni yıldız keşfettiği haberi duyulur. Padişah vezirini huzura çağırır: Bu yeni keşfedilen yıldızların biçimleri, durumları neymiş bilmek isteriz. Tez Acem sarayına elçi gitsin. Ebu Salip Efendi buyursun gelsin, misafirimiz olsun, diye emretmiş. Aradan günler, haftalar geçmiş. Padişahın elçi aracılığıyla gönderdiği mektuptaki şartları olumlu bulan Ebu Salip Efendi, Acem Şahından izin almış, yola çıkmış. Gökbilimine meraklı padişah konuğunu sarayın kapısında karşılamış. Sarayda Ebu Salip Efendinin keşfettiği yıldızlar hakkında anlattıkları padişahı çok meraklandırmış. Yıldızların en büyüğüne kendi adının verildiğini duyan padişah, heyecandan yerinde duramaz olmuş. Bir an önce teleskopun bir eşini de burada yapmasını istemiş. Ertesi gün sarayın yanındaki gözlemevine gitmişler. Ebu Salip Efendi malzemeleri yetersiz, gözlemevini de küçük bulmuş. Daha büyük bir gözlemevi yaptırmak istemiş. Padişahtan gerekli izni alan Ebu Salip Efendi saraydan oldukça uzakta bulunan bir dağın yamacında yeni gözlemevinin inşaatını başlatmış. Kendisi de yakındaki bir köye yerleşmiş.

    Gözlemevinin yapımı aylarca sürmüş. Harcanan para tahminlerin çok üstüne çıkmış. Devlet hazinesinde para kalmamış. Padişah halkından dört beş sene sonrasının vergilerini istemeye başlamış. Halk büyük sıkıntılar içinde kalmış. Ellerindeki avuçlarındaki son kuruşlarını gözlemevinin yapımı için veren halk çaresizlik içine düşmüş. Vergi tahsildarları ile aralarında çatışmalar çıkmış. Padişah gaflet uykusundan uyanamamış. Yapılan uyarıları umursamaz görünmüş. Yeni keşfedilen yıldızların ve adının verildiği büyük yıldızın saçmakta olduğu ışık gözlerini kamaştırmış. Sarayında yapılan ara sıra Ebu Salip Efendinin de katıldığı konusu uzay, yıldızlar, astronomi olan toplantıları daha bir can kulağı ile dinler olmuş.

    Yaz günlerinden birinde, padişah iki adamı ile birlikte kıyafet değiştirerek bir köye gitmiş. Köyün sahibi; otuz yaşlarında, dürüst, iyi kalpli, mert bir adammış. Padişah ve iki adamını evine davet etmiş. Yemekler yenmiş, ayranlar içilmiş, koyu sohbet başlamış. Söz, sağdan soldan derken, dönmüş, dolaşmış, yıldızlara, uzaya gelmiş dayanmış. Tüccar kılığındaki padişah ilk insanın yeryüzünde görünmesinden tutmuş, dünyanın gizli kalmış bütün sırlarını anlatmış. Uzayın sonsuz bir boşluk olduğunu, bu sonsuz boşlukta sayılamayacak kadar gezegen ve yıldızın bulunduğunu söylemiş. Yüce padişahın yaptırmakta olduğu gözlemevi ve son derece geliştirilmiş teleskop sayesinde adı sanı bilinmeyen pek çok gezegen ve yıldızın keşfedileceğinden bahsetmiş. Padişahlarına insanlığın şükran borçlu olduğunu belirtmiş.

    Tüccar kılığındaki padişahın anlattıklarını sessizce dinlemekte olan köyün sahibi: İnsanlık padişahımıza neden şükran borçlu olsun? Gözlemevinin yapımı için, teleskop yapımı için harcanan paralar nereden bulunuyor diye düşünmek gerekir. Zaten zar zor geçinen halktan alınan vergileri olabildiğince arttırmak, üstelik dört beş sene sonrasının vergilerini zorla almaya çalışmak hangi kanunda vardır? Bunun adı zorbalık değil de nedir? Fakir fukaranın karnı mı doyacak sanki yıldız keşfetmekle? Ebu Salip o toplanan paraların birini taşa, on birini kuşa çevirirmiş, demiş.
    Bu sözler yenilir yutulur gibi değilmiş. Tüccar kılığındaki padişah, oturduğu yerden hırsla ayağa fırlamış. Yanındaki iki adamı yerlerinden kalkmışlar, elleri kılıçlarında, kılıçları kınlarından yarı yarıya sıyrılmış vaziyette, tetikte beklemişler. Şu haddini bilmez bu pervasızlığının hesabını canıyla ödemeliymiş. Köyün sahibinin söyledikleri tüccar kılığındaki padişahın beyninde balyoz gibi patlamış. Gözlerinin beyazı kaybolmuş: - Yüce padişah hakkında nasıl böyle konuşursun? Devlete vergi vermek vatandaşlık görevidir. Herkes bana ne derse uzayın sırlarını kim çözecek?

    Köyün sahibi yer minderinde oturur vaziyette: Devlete vergi vermek, fakat kazancına göre. Bir devrin insanına bu kadar yüklenilmez. Eldeki avuçtaki son kuruşu almak günahtır. Uzayın sırlarının çözülmesi için uğraş verenler insanlığa büyük bir hizmet etmiş olurlar. Bu çözüm birkaç yılda gerçekleşmez. Bilim ve fen ilerledikçe hepsi birer birer çözülecektir. Bunun için belki de yüzyıllar geçmesi gerektir. Zamana ihtiyaç vardır, demiş. Köyün sahibinin sözleri mantığa son derece uygunmuş. Padişah durgunlaşmış: Toplanan paraların birisi gözlemevi için harcanıyorsa, on biri kuşa nasıl çevriliyor?

    • Her ayın son günü çuvallar dolusu kuş arabalar içinde Acem Şahına gönderilirmiş.

    Padişah başka söz söylememiş. Bir baş işaretiyle karşısındakini selamlayıp dışarıya çıkmış. İki adamıyla birlikte atlarına binmişler. Başkente doğru hızla uzaklaşmışlar. Köyün sahibinin iddia ettikleri doğru çıkar. Padişahın ustaca hazırlanmış planı sayesinde, ayın son günü, Acem Şahına gönderilmek istenen arabalar içinde çuvallar dolusu altın para ele geçirilmiş. Suçlular yakalanmış. Ebu Salip Efendinin büyük bir palavracı olduğu, teleskop yapımından anlamadığı, yıldız mıldız keşfetmediği ortaya çıkmış. Toplantılarda anlattıklarını ezberlemiş olduğu açıklanmış. Ebu Salip memleketindeki malını mülkünü sattırarak ele geçen parayı padişaha vermiş. Böylelikle canı bağışlanmış. Fakat ömrünün sonuna kadar gözetim altında kalacakmış. Oldukça yüklü bir miktar olan bu paralar ile ayın son günü ele geçirilen altın paralar eski sahiplerine, yani halka geri verilmiş. Acılar hafifletilmiş..

    Su gibi akıp gidenin adı zamanmış. Zaman içinde padişah ile iki adamı kıyafet değiştirerek sık sık köy ağasının evinde misafir kalmaya başlamışlar. Bu görüşmeler süresince ne tüccar kılığındaki padişah köy ağasına kendisinin padişah olduğunu söylemiş, ne de köy ağası tüccarın padişah olduğunu ilk günden beri bildiğini ona hissettirmiş. Yıllarca her konuda bilgi alışverişinde bulunmuşlar. Köy ağasının daima halk için, halktan yana olan istek ve düşünceleri ön plana alınmış. Bu istek ve düşünceleri uygulamak genelde çok basitmiş. Gezegenleri ve yıldızları bir tarafa bırakan padişah halkının mutluluğu için çalışmış.

    SON

    Yazan: Serdar Yıldırım

    BU HİKAYENİN BULUNDUĞU KİTAPLAR:
    Türkiye Çocuk Dergisi - Sayı: 1071 - Nisan 2016 - Sayfa: 32-33
    Türkçe 3F Çalışma Kağıdı - Yayın Yılı: 2019
    4. Sınıf Tüm Dersler Soru Bankası - Ünlü Yayınevi - 2017 - Sayfa 44
    4. Sınıf Tüm Dersler Soru Bankası - Okyanus Yayını - 2020 - Sayfa 65
    6. Sınıf Türkçe Soru Bankası - Ankara Yayıncılık - 2018 - Sayfa 99
    Trakya Gözlem Gazetesi - Yayın Tarihi: 13-10-2015
    Merhaba Gazetesi Konya - Yayın Tarihi: 18-4-2010
    Söz Gazetesi - Yayın Tarihi: 30-12-2015

    Yayınevleri internetten alıyor. İşin parasal yönü yoktur. Benim amacım okuyucuya güzel eserler sunmaktır.

  • Dolandırıcının affedilmesini sevmedim 😔 sanırım çocuk kitaplarında da sergileniyor diye affedildi... Plot armor🙄

  • Affedilme durumu yok. Ömrünün sonuna kadar gözetim altında kalacak. Zindana atıyorlar.


Önerilen Başlıklar

  • ae 419 cfd

    Genel Sohbet
    1
    0 Oy
    1 İleti
    109 Bakış
    Kimse yanıtlamadı
  • SE 350 seçmeli dersi

    Genel Sohbet
    1
    0 Oy
    1 İleti
    103 Bakış
    Kimse yanıtlamadı
  • Bilgisayar Mühendisliği için kolay seçmeli ders önerisi

    Genel Sohbet
    4
    2 Oy
    4 İleti
    330 Bakış
    kadirK
    @dogan_mertilhan bro maalesef hiçbir fikrim yok
  • Serdar Yıldırım Fabl Hikayeleri

    Genel Sohbet
    2
    0 Oy
    2 İleti
    137 Bakış
    S
    KRAL VE İKİ EJDERHA Vaktiyle çok yüksek surları olan ve bir kral tarafından yönetilen bir şehir devleti varmış. Halk huzur içinde yaşıyormuş. Günlerden bir gün ormandan gelen iki ejderha şehrin giriş kapısının sağ ve sol yanına oturmuşlar. Kendilerine her gün birer insanın kurban olarak verilmesini yoksa şehri yıkacaklarını söylemişler. Kral, baş vezirin itirazına karşın, ejderhaların isteğini kabul etmiş ve her gün iki insanı ejderhalara vermiş. Sonradan ejderhalar isteklerini giderek arttırarak beşer insana kadar çıkarmışlar. Şehir halkı giderek azalmaya başlamış. Gece baskınıyla ejderhaları yok edelim, diyerek ilk günden beri kralın başını ağrıtan baş vezir şehirden kaçarak kurtulmuş. Şehirde son kalan insan olan kral ise, ejderhalara yem olmuş. Sen kral bile olsan önerilere kulak as. Önerilere kulak asmazsan, öneriyi yapan kaçar gider, sen ise, kaçamaz yakalanırsın. SİMİTÇİ MAYMUN VE YABAN DOMUZU AİLESİ Bir maymun varmış. Ormanda simit satarmış. İyi kalpliymiş ama fakirmiş. Bir gün bu maymuna kaldırımda yürürken, yolda aşırı hızla giden ve virajı alamayan genç yaban domuzunun kullandığı motosiklet çarpmış. Çarpmanın şiddetiyle maymunun kafası bir binanın duvarına çarpmış. Çok kan kaybeden maymunu hastaneye kaldırmışlar ve ameliyata almışlar. İki ay komada kalan maymun nihayet kendine gelmiş. Bir ay kadar daha hastanede yatan ve hastane koridorlarında gezmeye başlayan maymun mahkemeye çağrılıp sanık sandalyesine oturtulunca ne yapacağını bilememiş. Motorda hasar bıraktı diye, genç yaban domuzu ve ailesi tarafından mahkemeye verilmiş. Mahkemede, yaban domuzu ailesinin avukatı, maymunu suçlamış. Maymun, yarası iyileşmediği ve beyninde hasar olması sebebiyle konuşma zorluğu çektiği için, kendini savunamamış. Hâkim, maymunu suçlu bulmuş. Bunun üzerine maymun, yaban domuzu ailesine, avukata ve hâkime yalvarmış, ağlamış, gözyaşı dökmüş. Sonunda maymunun haline acıyan yaban domuzu ailesi, şikâyetini geri almış ve hâkim de, maymunu serbest bırakmış. CESUR TAVŞAN Kral aslan sarayda yapılacak toplantıya bazı hayvanların liderlerini çağırmış. Bunlar kaplanların, tavşanların, kurtların, geyiklerin, ayıların ve domuzların liderleriymiş. Kral aslan toplantının yapılacağı gün nezle olduğu için toplantıya katılamamış ama bir genelge yayınlamış. Bu genelgede katılımcıların aralarından oy birliğiyle bir başkan seçmelerini ve bu başkanın kendisine vekalet etmesini istemiş. Vekilin alacağı kararlar benim kararım sayılır, demiş. Seçimde tavşanların lideri cesur tavşan oyların büyük çoğunluğunu alarak başkan seçilmiş. Bu tavşan geceyarısı ormanın derinliklerinde yalnız gezecek kadar korkusuzmuş. Onun cesaretine saygı duyan panterler, leoparlar karanlıkta cesur tavşanı görünce saklanıp geçip gitmesini beklerlermiş. Cesur tavşanın ilk işi toplantıya katılanlarla birlikte giderek tahtı ele geçirmek olmuş. Kral aslan bağlanarak zindana atılmış. Cesur tavşan kral olmuş ve uzun yıllar boyunca ordusuyla birlikte diğer ormanlara saldırmış, pek çok can almış. Kral olmadan önce savaşa karşı olan cesur tavşanın bu derece başkalaşması, değişime uğraması, can alması, cesurken zalim olması yaşanmamış değildir. Prens kral olur, şehzade padişah olur, değişir. Hele hele çobanın hükümdar olup da diğer ülkelere saldırması, taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmaması açıklanamaz bir faciadır. KUKLACI Köy, kasaba, şehir demeden gezip dolaşan ve kukla oynatarak insanları eğlendiren bir kuklacı varmış. Kuklacı oyun bittiğinde şapkasını uzatır, seyircilerden para toplarmış ama para veren az olurmuş. Kukla oynatırken devleşen kuklacının neşeli hali, oyun bitince üzgün bir hal alır, başı önde seyir meydanından ayrılırmış. Az önce onu alkışlayanlar, acıyarak bakarmış. Bir gün bu kuklacı bir kasabada kukla oynatırken, açlıktan başı dönmüş, gözleri kararmış, düşüp kafasını taşa çarpmış ve oracıkta ölmüş. Olanları oyunun bir parçası sanan seyirciler, kuklacıyı çılgınca alkışlamışlar. Seyretmeye beş yüz kişinin geldiği kuklacının cenazesinde beş kişi varmış. Yol kenarlarında kukla oynatan, gitar çalan, şarkı söyleyen sokak sanatçıları görürseniz boş geçmeyin, onlara para verin. Sanat parayla satın alınmaz ama aç karnına da sanat yapılmaz, bunu unutmayın. KURBAĞALAR Eski zamanlarda bir dere kenarında yüzlerce kurbağa yaşıyormuş. Bu kurbağalar neşeliymiş, güler yüzlüymüş. Savaş nedir bilmez, barış içinde yaşarlarmış. Bir gün bu dere kenarına hayalperest bir kurbağa gelmiş. Nana adındaki bu kurbağa devamlı olarak hayal görürmüş ve gördüğü hayalleri gerçekmiş gibi anlatırmış. Nana kısa zamanda kendine pek çok yandaş bulmuş. Yandaşlarıyla birlikte ayaklanmış ve kendine inanmayanlara karşı savaşıp, onları yenmiş. Böylelikle onlarca kurbağanın canı pahasına hükümdarlığını ilan etmiş. Nana tahta oturur oturmaz kurbağalara neşelenmeyi, güler yüzlü olmayı yasaklamış. Onların üstünde baskı kurmuş, yediklerine, içtiklerine karışır olmuş. Maşumu adındaki genç bir kurbağa Nana'nın fikirlerini anlamsız bulmuş. Kurbağaların en üstün canlı varlıklar olduğu düşüncesi üstüne yaşam felsefesini kurmuş. Kısa zamanda kendine pek çok yoldaş bulmuş. Günlerden bir gün Maşumu'nun yoldaşları Nana'nın yandaşlarıyla savaşmışlar ve onları yenmişler. Sonraki yıllarda kurbağalar, özgür düşünce sistemini kurmuşlar, her çeşit konuda fikir ileri sürüp, yorum yapmışlar. Yokmuş öyle, böyle düşün, şöyle düşünme. Kim kimin özgür düşünme yeteneğine pranga vurabilir? Kim kimin yaşantısına karışabilir? Böylelikle kurbağalar mutlu bir şekilde yaşantılarını sürdürmüşler. SON Yazan: Serdar Yıldırım
  • Serdar Yıldırım Hikayeleri

    Genel Sohbet
    37
    1 Oy
    37 İleti
    6k Bakış
    S
    KELOĞLAN DÜDÜK HELVA Bir varmış, bir yokmuş. Bir işte çalışmayan, gezip dolaşmayı seven bir Keloğlan varmış. Bu Keloğlan komşu kasabada gezerken, tellanın sesini duymuş: " Ey ahali, duyduk duymadık demen, yola çıkıverin hemen, menekşe sokağında, yengenin konağında helva günü yapılıyor. Buyrun davetlisiniz, gelin helva yersiniz. " Tellalın söylediklerini duyan Keloğlan soluğu yengenin konağında almış. Konağın bahçesinde ateşler yakılmış, kazanlar kaynıyormuış. Yengenin kocası, konağın dayısı bir seçici kurul oluşturmuş. Dayı, on kişilik seçici kuruldan en akıllı gördüğü Keloğlan'ı kurul başkanı seçmiş. Dört kazan başında dört yarışmacı varmış. Bunlardan ikisi adam, ikisi kadınmış. Helvalar piştikten sonra tabaklar dolusu helva dağıtılmış. Keloğlan her birinden birer tabak olmak üzere dört tabak helva yemiş. Üstüne iki bardak su içmiş. İnsanoğlu açken dünyaya karamsar, tokken gülümser bakarmış. Keşke haftanın yedi günü, yedi konakta böyle ziyafet verilse. Bugün burada helva, yarın başka yerde dolma, öbür günler köfte, pilav, börek, çörek, kek. Karnım tok olduktan sonra neden çalışayım. Yer, içer, yatar, keyfime bakarım, demiş Keloğlan, anlatmış, durmuş. Sonunda karar anı gelmiş. Seçici kurul toplanmış. Konak sahibi yenge dokuz oy almış. Keloğlan, hepsi güzeldi ama hocanın helvası bir başka güzeldi diyerek, Nasreddin Hoca'ya oy vermiş. Hey gidi Nasreddin Hoca, hey! Senin yaptığın helvayı yerken tahta kaşığını kıranlardan oy alamadın. Fakirsin ya, ağzınla kuş, elinle balık tutsan yaranamazsın. Keloğlan, Nasreddin Hoca'ya oy vermiş ama dayı araya girmiş: " Olmaz Keloğlan, Nasreddin Hoca'ya oy versen ne olacak? Bugün buradan oyların tamamını alan bir birinci çıkacak. Nasreddin Hoca'ya boş ver, yengeye oy ver. " Keloğlan'ın kararlı olduğunu gören dayı: " O zaman seçici kurulla birlikte Dağ Dede'ye gidelim. Dağ Dede'nin oyu yarışmayı sonlandırsın. " demiş ve Dağ Dede'nin yaşadığı mağaraya gidilmiş. Dağ Dede, dayının dedesiymiş. Yüz dört yaşındaymış ama uzun saçı ve bir metrelik sakalı karaymış. Hani derler ya, ak sakallı dede, öyle değilmiş. Onun saçını ve sakalını odun kömürüyle boyadığı rivayet edilirmiş. Dağ Dede dört tabak helva yemiş ve üstüne dört bardak su içmiş. Dayının hanımını işaret edip yenge demiş. Dayı, oradakilere otuz iki dişini göstermiş. Konak sahibi yenge oyların hepsini alarak birinci ilan edilmiş. Konağın bahçesine gelince, karar, alkışlarla, doğrusu buydu, sözleriyle karşılanmış. Keloğlan bu can sıkıcı ortamda daha fazla kalamayacağını anlayıp konaktan ayrıldıktan sonra toprak yolda uzun süre yürümüş: " Ben istesem de bu düzene ayak uyduramazdım, diye düşünmüş. Konduğu tasın şeklini alan su gibi, girdiği ortamda renk değiştirip bukelemunlaşan insanları sevmiyorum. Yalvarsalar da bir daha bu konağa gelmem. Ne yengenin helvasını yerim ne dayının yüzünü görürüm. Ne kimsenin önünde eğilirim ne de zoraki alkışlarım. Ben buyum işte, benim adım Keloğlan. Kendisine efendi dememi isteyen dayıya güler geçerim. İnsan büyük, yüce, görkemli bir varlıktır. Bütün insanlar eşittir, insanlar arasında fark yoktur. Ne demek öyle efendimiz, kim kimin efendisi. İnsan başkasının değil, kendi kendisinin efendisi olmalı. " SON

3

Çevrimiçi

9.1k

Kullanıcı

2.0k

Konu

3.8k

İleti